SEYAHATTEN DÖNÜNCE BANA YÖNELTİLEN SORULAR,
BAZILARINA VERMEK İSTEDİĞİM KOMİK CEVAPLAR

  • Soru: Geceleri ne yapıyorsunuz?
    Sağa çekip uyuyoruz. Tabii ki tekne yoluna devam ediyordu. Teknelerin performansı genel olarak günde, yani 24 saatte gittiği mille ölçülür. Anouk'un ortalaması günde 170 deniz miliydi ki bu da günde 300 km civarı ediyor. Teknede hep iki kişi olduğumuzdan, gece tedbir olarak spinakker veya genakker cinsi büyük yelken kullanmadım çünkü devamlı dikkat isteyen bu yelkenleri, hava sertleştiği zaman iki kişinin indirmesi zor olabiliyor. Geceleri radarı işletip, "Yanımıza 3 milden fazla yaklaşan tekne durumunda bize haber ver!" alarmını koyuyorduk ama buna rağmen bir gece bile kabinde uyumadım, hep güvertede uyudum ve her 20 dakikada bir kafayı kaldırıp baktım. Genelde, otomatik rüzgâr dümenini kullandım ve "Eğer tekne 10 derece den fazla rotadan saparsa haber ver!" komutunu koydum. Rüzgârın kuvvetini arttırdığını, açık denizde koku, ses, ve tüm hisleriniz kuvvetlendiği için anlıyorsunuz. Ama yine de rüzgârın artışını vinçler haber veriyordu. Vince 4 kere sardığım iskota halatının son turunu tam yerine oturtmuyordum. Bu sayede, rüzgâr artınca "çaat!" deyip yerine oturuyor ve bana haber veriyordu. Şimdilerde Anouk'a, radara ilaveten AIS cihazı takdırdım. Böylece, etraftaki gemileri görebiliyorum, onlar da beni görüyor. Ayrıca bu cihaz, gemilerle ilgili bir sürü detayı veriyor; tabii onlara da benim detaylarım gidiyor. Bu sayede, üzerinize gelen bir gemiyi ismiyle çağırabiliyorsunuz. GPS, radar, elektronik harita ve VHF'in ortak çalışması, uzun yolculukların heyecanını biraz yitirmesine sebep oldu. Ben çok büyük kolaylıklar sağlayan bu bu teknolojileri kullanmaktan yanayım ama elektroniğin esiri olmamak ve her zaman kolay arıza yapabileceğini de hesaba katmak lazım. Bir de elektronikler, lokal değişiklikleri veremez. Tepeden inen bir rüzgâr veya liman önündeki akıntılara kesinlikle karaya yakın yerlerde dikkat edilmesi gerekir. Önümüzdeki seyahette sekstant kullanmayı öğrenecek ve kâğıt haritalara daha fazla önem verecegim. Sevgili Sadun Abi, benim tekneye ilk bindiğinde tüm bu elektronik kumandalara bakıp: "Bunların hangisine basınca rakı geliyor?" diye sormuştu.

    Soru: Yorulunca demir atıyor musunuz?
    Demir, sadece eskiyince veya bozulunca çöpe atılır, tekneler demirlerler. Hayır, öyle bir imkân yok. Okyanusta 5000 metre derinlik var, yani altınızda 5 km su uzanmakta.

    Soru:Yemek işini ne yapıyorsunuz?
    Telefon edip pizza veya kebap getirtiyoruz! Tabii ki teknede her şey fazlasıyla var. 3 hafta süreceğini düsündüğünüz bir gezide eğer 4 kişiyseniz günde 3 öğünden 250 porsiyon yemek gerekli. Bir de işi sağlama almak isterseniz bunu ikiyle çarpın ki bu da 500 porsiyon yemek demektir. Ama şimdiye kadar varacakları yere rötarlı gelmiş dahi olsalar, aç kaldıklarından şikayet eden kimseye rastlamadım. Ünlü Fransız denizcisi Bernard Motissier, İngiltere'den çıkıp tek başına ve hiç durmadan 1,5 dünya turu attığında, kuşları tereyağ ve biskuvi ile nasıl beslediğini anlatır. Zaten deniz çok cömert, her gün rızkınızı veriyor. Tabii, bol bulunca israf etmemek gerekir. Tuttuğum balıkları bitene kadar yedim, hiç ziyan etmedim ve teknede balık varken asla olta atmadım, çok geldiğinde de diğer teknelerle paylaştım. Ben teknede her zaman bulgur, pirinç, makarna ve en aşağı 20 litre sızma zeytinyağı bulundururum, gerisi detay... Karadenizli miço alırsam, herhalde bu listeye çay ve mısır ununu da ilave edeceğim.

    Bu kadar küçük bir alanda partnerizle kavga ettiniz mi, ne yaptınız?
    Bu tür gezilerde geziye kiminle çıktığınız da en az tekne kadar önemlidir çünkü okyanusun ortasında "ben eve dönüyorum" ya da "gidip bir hava alıp geleyim" gibi seçenekleriniz yok. Bence yola çıkmadan önce hiç olmazsa tekne ile bir koya girip en aşağı bir ay beraber yaşamalısınız. Eğer biraz aklınız varsa, öfkenizi kontrol edip partnerinizle iyi geçinin ki yolculuğunuz kolaylaşsın. Çiftler böyle bir yolculuktan ilişkileri ya yıpranmış ya da çok kuvvetlenmiş olarak çıkıyorlar. İki tarafın özverisi, huzurlu bir ortam yaratmak için şart. Genelde bu geziler, çiftler tarafindan yapılıyor. İki erkeğin dünya turu yaptığını hiç görmedim. Bir ara Karadenizli meşhur bir ailenin oğlu, yola bir erkek arkadaşıyla çıkmıştı; bir hafta sonra birbirlerine girdiklerini gazetelerden okumuştuk. Aynı şekilde iki hanım da olmuyor ama 4 erkek, 4 hanım olabiliyor. Gemide tek kaptan olur sözü de sadece kritik anlarda geçerli. Yoksa sırf kaptan istiyor diye mönüde her gün fasülye pilav mı olacak?

    Soru: Deniz tutar mı?
    Herkesi deniz tutabilir; güney rüzgârları bazen beni de rahatsız edebiliyor. Beni bırakın, balıkları bile zaman zaman deniz tuttuğu görülür. Yola çıkmadan önceki gece rakıyı içip kebapları yerseniz, sabahında da pastırmalı yumurta eşliğinde portakal suyu, bir de sütlü kahve içip yola çıkarsanız, kesin hasta olursunuz. Deniz tutmasının hanımlar üzerinde daha etkili olduğunu gözlemledim. Ben, deniz tutmasını önlemek için bitkisel ilaçları tercih ediyorum. Anvers Limanı civarındaki eczanelerde satılan, insanı uyutmayan, sersemletmeyen bir karışımı aldığım oldu ama orta kulak, denizdeki çesitli dalgalara ve bunların sekanslarına bir zaman sonra alışıyor; fazla dert etmeyin. Deniz tutması, teknenin sallanmasının durduğu anda biter. Bazen teknenin yönünü biraz değiştirmek faydalı oluyor. En kötüsü, hastanın mazot, egzoz ve rutubet kokan bir kamaraya kapanmasıdır.

    Soru: Teknede elektrik var mı? Tabii, uzun bir kablo ile karaya bağlı dolaşıyoruz. Günümüz teknelerinde bulunan jenaratör, motor, bataryalar, rüzgar jeneratörü, güneş panelleri gibi ekipmanlar sayesinde enerjiden yana bir sıkıntı yaşanmıyor. Modern teknelerde enerji tüketimi daha fazla olduğu için, led lambaları faydalı oluyor. En çok enerji tüketenler ise otomatik pilot ve elektronik aletler.

    Soru: Teknede su var mı?
    Evet, belediyeden izin alıp bir artezyen açtırdık. Taşıdığımız 650 litre su haricinde, water maker dediğimiz aletle saatte 100 litreye yakın su yapıyorduk. Su sıkıntımız hiç olmadı ve ayrıca tropik kuşakta yağmurdan da faydalandığımız oldu.

    Soru: Korktuğunuz oluyor mu?
    Yola çıkmadan önce olabilir ama yolda insanın aklına öyle şeyler hiç gelmiyor. Yine de denizi kızdırmam; ona çok saygılı davranır ve onun ne demek istediğini anlamaya çalışırım. Korku, Demokles'in Kılıcı gibi her an kafanızda sallanıyor; devrilmek, batmak, karaya oturmak, yaralanmak, hastalanmak, denize düşmek, düşüp de tekneye çıkamamak vs... Tüm bunlar, tekneyle yola çıkana kadar aklımdan geçiyor ama tekne yola çıktığı anda her şeyi unutuyorum. Dağa veya yüksek bir yere tırmanırken düşme korkusu taşıyorsanız, tırmanamazsınız. Tekne de aynen öyle. Bu demek değildir ki ben çok cesurum, hiçbir tedbir almaya gerek görmüyorum. Hayır, ben denizden korkarım ve denize saygı duyarım. Risk aldığımın bilincinde olarak, hesaplı riskler alırım. Mesela geceleri kendimi bağlamadan güvertede dolaşmam, eğer hava sertse dizlerimin üzerinde giderim.Tekne de araba gibidir; iyi kontrol edemediğiniz bir manevra tehlikelidir. Aklımdan geçtiği anda yelkenleri küçültürüm: 'Dur bakalım, belki hava düşer' diye beklemem. Yelkenleri büyütmek gerektiğinde ise bir çay içer, sonra karar veririm. Bu arada, bu manevraların hemen hemen hepsini kokpitte korumalı bir yerden yapabildiğimi belirteyim. Teknenin sancak ve iskele tarafında Fransızların 'hayat ipi' dedikleri iki kalın şerit devamlı takılı durur. Tedbirimi alırken modern teknolojiye sırtımı dönmem, elektronik cihazların tüm kolaylıklarından faydalanırım ama 'ya şalışmazsa?' düşüncesini de aklımda tutarak hareket ederim. Teknedeki su geçirmez çantalarımda evraklarım, yiyecek ve bir de 20 litre içme suyu devamlı olarak hazır bulunur. Buna bir de eski bir GPS ve bir de Iridium telefon ilave ettim.

    Belirtmek isterim ki tek başına dünya turu yapanlara hayranım. Şimdilerde bu işi yapabilen çok kişi var. Bu insanlar bir zorlukla karşılastıklarında elektronikler vasıtasıyla haber gidiyor. Ardından yerleri net bir sekilde saptanarak, kendilerine yardım ulaştırılıyor. Bazen yardıma giden insanlar kendi canlarını riske atıyorlar. Bence bu işe kalkışanlar iyi düşünmelidirler. Herhangi bir zorlukla karşılaştıklarında, belki de yardım almadan işin içinden centilmence çıkmaya çalışmalı veya çıkmamayı göze almalılar. Joushua Slochum ya da Bernard Moitissier, bir yerden yardım isteyebilir miydi? Burada ben demiyorum ki hayatınız pahasına da olsa yardım istemeyin. Elbette gerekli durumlarda imdat çağırısı yapılmalıdır fakat yardıma ihtiyaç duymak ile korkup yardım istemek durumlarını iyi ayırt etmeniz lazım. Pan Pan ile May Day arasında fark vardır. İkisinde de korku faktörü çok önemli ama korkunun ve paniğin hiçbir şeyi çözmeyeceğini kendinize iyice telkin etmelisiniz.

    Bazen, kıyı seyirlerinde balıkçıların attığı ağ ve şamandralar çok büyük bir tehlike oluşturabiliyor. İspanya açıklarında pervaneye sarılan balıkçı ağı, iki gün süreyle hızımın 2 milden yukarı çıkmasına engel olmuştu.

    Platon: "Dünyada canlılar, ölüler ve bir de denizde olanlar var" der.


    Soru: Teknenize ve kendinize güveniyor musunuz?
    Evet, hem de teknemi teslim aldığım ilk günden beri... Kendime güven benim için cevaplaması zor bir soru. İlk gezim Finlandiya Pietersaari'den Türkiye Çesme'ye olmuştu. Bu geziden çok sey öğrendim. Kasım, Aralık ve Ocak ayları, Baltık Denizi'nde gezmek için hiç uygun değil. Tekneyi alırken, benim son anda istediğim değişiklikler yüzünden teslim tarihi Ekim ayına sarkmıştı. Nautor Swan, tekneyi Finlandiya'da bırakmamı ve baharda gelip almamı tavsiye ediyordu. Dinlemedim; zaten imkânsızdı. Türkiye'de bayrak sertifikasını ve ithal izinlerini almıştık. Tekne 6 ay sonra Türkiye'ye girerse, mevzuat hazretlerine göre ikinci el sayılacak ve ithali mümkün olmayacaktı. Bu gezinin en önemli kısmı, teknemin ne gibi fırtınalara ve denizlere dayanıklı olduğunu görmekti. 60 bin mil sonra rahatça diyebilirim ki o zamanki kadar kötü deniz ve hava koşullarıyla karşılaşmadım.

    Soru: Yelkenlimle dünya turuna çıkmak için yeterli tecrübem var mı? Nasıl hazırlanayım?
    Tekne kıyıda bağlı bile olsa, üzerinde geçirdiğiniz her saat tecrübe kazanıyorsunuz. Dolayısıyla, mutlaka teknede yaşamış olun. Seyir esnasındaki zorluklara yeterliliğinizi ve bilginizi test etmek istiyorsanız, hava durumuna bakmadan birkaç kere Knidos-Bodrum arası yol yapın ya da Yedi Burunlar'ın iyice yakınına girip havayı yiyin. Eğer başardıysanız, bu işi yapabilirsiniz. Geriye teknenin sağlamlığı ve ekipmanı kalır. Eğer iki kişiyseniz, otomatik pilotunuzu ve pilotu komuta eden bilgisayarınızı mutlaka yedekleyin. Bol bol okuyun; Joshua Slocum'un 1895 yılında tek başına yaptığı ilk dünya turunu anlattığı (Sailing Alone Around the World) kitabını alın ve durabileceğiniz yerleri tanımak için gezi rehberlerini inceleyin. Gideceğiniz yer hakkında ne kadar çok bilgi edinirseniz, işiniz o kadar kolay olur.

    Bu işe kalkışırken en önemli şeylerden biri de yabancı dil bilmek. Sizin veya partnerinizin en azından iki yabancı dili biliyor olması, seyahatin tadını çıkarmanızı sağlar. Eğer İngilizce bilmiyorsanız veya magazin programlarına çıkan kızlarımız gibi çok iyi bildiğinizi zannediyorsanız, siz siz olun Türkiye sınırlarının ötesine çıkmayın. Hem kendi canınızı hem de başkalarınınkini tehlikeye atmış olursunuz.

    Soru: Niye tekne aldın ki? Güzel bir yazlık ev alsaydın?
    Tekne almak, bugüne kadar yaptığım en akıllıca iş diye düşünüyorum. Teknem benim çocuğum, arkadaşım, sevgilim ve en önemlisi de doktorum. Benim her hastalığımı daha ortaya çıkmadan tedavi ediyor. Karadayken elinden mendil düşmeyen ben, denizde turp gibiyim. Zaten teknelerin ruhu olduğuna inanmıyorsanız, bu işi yapamazsınız. Ayrıca, tekneyi bağladığım yerde komşum hoşuma gitmezse demir alıp yer değiştirebiliyorum. Deniz büyük ve herkese yer var. Teknenin bir başka avantajı da her sene başka bir marina ile kontrat yapıp yeni yerler tanıma şansını size vermesi. Ben teknemi bir sene İspanya Barselona'da, bir sene Fransa Nis yakınlarındaki Villefranche'ta, bir sene Portekiz Lagos'ta, bir sene Karayipler'deki Saint Martin Adası'nda, bir sene Venezüela karşısındaki Curacao Adası'nda bıraktım. Şimdi sırada yine bir seneliğine Arjantin Buenes Aires, sonra da Şili -Valdivia'daki marina var. Sonra yorulunca kuzeye çıkıp bir yazı da Baltık Denizi ve İsveç'teki marinalarda geçirmek istiyorum. Yeni Zelanda'yı unutmamalıyım. Bir de Seychelles Adaları'ndan Eden Island'da yaptıkları yeni marina var.

    Soru: Tekne ile gezeceğine , uçakla gezsen daha kolay ve rahat olmaz mıydı?
    Hayır, teşekkür ederim. İş hayatım boyunca otellerden, uçaklardan, havaalanlarından ve oralardaki beklemelerden bıktım. Ayrıca, benim asıl amacım denizde olmak. Karadayken en çok uzun okyanus geçişlerini özlüyorum. Denizden karaya, insanlara yaklaşmak hâlâ çok ilginç; tekne ile seyahatte oradaki hayatı paylaşıyorsunuz, çarşı pazar gezip günlük yaşamın gerektirdiği şeyleri yapıyor ve oralı insanlar gibi yaşıyorsunuz. Uğradığım limanlardan edindiğim hayat tecrübesi beni mutlu ediyor, başka bir insan yapıyor. Bu hisleri anlatmak çok güç ama dünyayı gezen arkadaşlarımla hepimiz aynı şeyleri hissetmişiz. Onlarla konuşup paylaştığımız o kadar yoğun hisler var ki bazen etrafımızdaki insanları deniz sohbetimizle sıkıyoruz. Yelkenli ile seyahat yavaş, konforsuz, ne zaman varacağınızsa belirsiz… yani günümüz imkânları ile ters düşen bir seyahat şekli ama beni, bu tür seyahat mutlu ediyor.

    Soru: Atık sularınızı ne yapıyorsunuz?
    Evet, 3 yıl boyunca hepsini sakladık, Turmepa'nın mavi kartını bekliyoruz. Bugünlerde uygulanmaya çalışılan, denizcileri ve kuralları uygulatmakla yükümlü olan Sahil Güvenlik Komutanlığı'nı birbirlerine ters düşürmekten başka bir işe yaramayan '2872 sayılı çevre kanununun 11. maddesi gereğince gemilerden atık alınması ve atıkların kontrolü yönetmeliğinin' dünyada hiçbir benzeri veya uygulaması yoktur.

    Sevgili Sahil Güvenlikçi Başçavuşum; kime sorduysam, soğuk denize girince birazcık idrar kaçırdığını söylemektedir. Halbuki, bu işi yaşımdan veya prostatımdan dolayı sadece ben yaparım zennediyordum. Bu işin çaresine bakmak lazım: ya denize her girenin iki tane tıkaç bulundurarak denize girmesi şartı konulmalı ya da Göcek sınırlarına girenlere, ürolog birer fitil sokmalı ve bu sayede bir ilaç yardımıyla idrarı fosforlu kılınmalı. Hem böylece, sahilleri korumayı, vatanı sevmeyi ve denize değer vermeyi tekellerinde zanneden Turmepacıların da gönülleri olur.

    Düşünüyorum da Göcek koyları halka tamamen kapatılmalı. Bu işi yıllardır yapan, Göcek'in tanınmasında katkıları büyük olan; başta günlük tur tekneleri, sonra guletler ve ardından da biz sıradan vatandaşlara deniz tamamen yasaklanmalı. Göcek Limanı ve koylar, sadece Turmepacılara açık olmalı çünkü onlar, denize girince çiş yapmıyorlarmış. Turmepa'ya üye olmak için ilk şart, ürolog kontrolünden geçip sızıntı yapabilecek kanallarınızı çift vana ile kapattırmakmış.

    Şaka bir yana işin tek gayesi, yalnızca denizcilere düşmanca bir tavır alıp, konuyu bilmeyenleri denizcilere karşı kışkırtmaktır. Adam dişini fırçalayıp denize tükürürse ceza yazacaksın da sana sormazlar mı daha düne kadar Göcek'in lağımını, yeni açılan marinanın yanından akıtmıyor muydun diye? Peki ya senelerdir attığınız ve hâlâ da atmakta olduğunuz kimyevi atıklar ne olacak? Haydi iyi niyetliyseniz, şu anda denizin dibinde ve yol kenarlarında da tonlarcası birikmiş olan alüminyum meşrubat kutularıyla plastik su ve bilhassa doğada kaybolması 400 yıldan az sürmeyen mavi kapaklarına bir çare bulun.

    İstemezsiniz, değil mi? Çünkü kankanızın ayağına basmış olursunuz.

    Çare gayet basit: Alüminyum kutuyu ve mavi kapaklı su şişesini 25 kuruş veya 50 kuruş pahalıya satın ama sonrasında geri getirene parayı iade edin. Bakın bir tane kapak veya bir tane ambalaj kalıyor mu ortalıkta? Ama satışlarınız belki % 1,5 düşer de büyük felaket olur değil mi? Siz geri dönüşümlü bira şişesini bile geri almak için fiş, nüfus kâğıdı, iyi hal kâğıdı soruyor ve geri almamak için elinizden geleni yapmıyor musunuz?

    Amerika'da bu işi otomatik makinalarla yapmışlar. Her gün 20 tane alüminyum kutuyu toplayıp harçlığını çıkartan çocuklar var. Benim Hasanpaşa'daki büromun baktığı kurbağalı dere, kimyasal atıklar yüzünden her saat değişik renkte görünürdü. Şimdi bile durum aynı, hiç değişmemiş.

    Doğayı öldürüp bitirdiniz. Çocuklarınız denize maske ile bakınca, yalnızca bira şişeleri ve mavi kapaklar görecek. Ne ilginç bir manzara ama… Yazıklar olsun size! Şimdi utanmadan benim ishal mi yoksa kabız mı olduğumla, prostatımla ilgilenip keyfimi kaçırıyorsunuz. Bu arada Türkiye'de sizin uygulamaya çalıştığınız saçma kurallar uluslararası yelken dergilerinde yayınlandığında, Türkiye turizmin bu kolundan da mahrum kalacak. Bize tekneciler, yelkenciler gerekmez diyorsanız, aslında haklı olabilirsiniz. Haftada 99 euro karşılığında uçakla getirip, yedirip içirdiğiniz baldırı çıplak turistleriniz var ne de olsa… Ha bir de bunlara, temizliği ve titizliği dillere destan Arap turistleri de eklersek, konu tamam olacak. Yelkenci adam, sadece tekne bağlama parası olarak bile geceliğine100 euro ödüyor, uyanın!

    Atık suların arıtılması ile ilgili bir sorun daha var; bilindiği gibi, teknelerin büyük çoğunluğu tuvaletlerin temizlenmesi için deniz suyunu kullanır. Deniz suyu karışmış pis su ise sadece çok özel ve pahalı bir sistemle arıtılabilir. Çünkü tuzlar, arıtmayı sağlayan bakterileri çalışmaz hale getirmektedir. Şimdi bir de kıyılarda çok az olan arıtma sistemlerini, biz teknecileri taciz etmek için çalışamaz duruma getireceksiniz.

    Son günlerde arıtmayla ilgili yayınlanan genel tabloya göre; 1257 kıyı belediyesinden, sadece 124'ünde arıtma tesisi bulunmakta ve sanayide kullanılan suyun %81'inin arıtılması da yine denizde yapılmaktadır. Organize sanayi bölgelerinde ise senede 40 milyon metreküp tehlikeli madde, arıtılmaksızın doğaya bırakılmaktadır. Belediyelerin % 86'sında arıtma tesisi bulunmamakla birlikte, 804 belediyede kanalizasyon şebekesi bile mevcut değildir.

    Sizin aslında gıcık olduğunuz; Türkbükü'nde demirleyip, kazandıkları kolay paraları yanlarındaki mankenlerle yiyen, ütüye benzer motor yatlardır. Anlayacağınız, sapla samanı birbirine karıştırıyorsunuz. Aklımdayken söyleyeyim, geçen gün Gökova koyunda millerce uzanan bir naylon torba ve çocuk bezi deresinden geçtim; batı rüzgârı, bu pisliği Gokova'nın içine doğru sürüklüyordu. Eğer siz yelkencilerin çevreyi kirlettiğini düşünüyorsanız, denize çıkmayı yasaklayın; konu kapansın da hepimiz rahat edelim. Aranızda lisan bilenler vardır; bir sorun bakalım bu iş İsveç, Finlandiya veya diğer AB ülkelerinde nasıl yapılıyormuş.

    Dünya seyahatimde ben ne mi yaptım?

    Herkes gibi Türkiye'den çıkınca pis su tanklarını yıkayıp temizledim ve sonrasında pis suyu denize verdim. Dört sene boyunca pis su tankı kullanmadım, kullananı da görmedim. Buna karşın, hiçbir zaman tuvalet kâğıdı veya deterjan gibi doğada çözülmeyen maddeleri kullanmadım. Teknemi her zaman saf Arap sabunu ile yıkadım. Motor yağı veya mazotumun denize sızmaması için de elimden geleni yaptım.

    Yapacağınız bir iş daha var: Biz bu işi bilmiyoruz, işgüzarlık olsun diye böyle bir uygulamayı destekledik deyip, özür dileyerek kenara çekilebilirsiniz.

    Soru: Sponsorunuz var mıydı?
    Teknelerin Rolls Royce'u sayılan Swan marka teknemle, herhangi bir amaca hizmet etmek yerine sadece keyfim için yaptığım bu gezinin masraflarını karşılamak için, yüce gönüllü bir yardımseverden bağış koparmayı beceremedim maalesef.

    Piyasaya çıkıp da sevdiğim bir hanımı yanıma alarak, 17 metrelik Swan marka yelkenlimle keyifli bir dünya turu yapacağımı söyleseydim, sponsorlar beni odunla kovalarlardı herhalde. Ben, bir performans veya bir rekor denemesi yapmadım ki sponsorum olsun. Tabii ki bu, sponsor aramak konusunda morlalinizi bozmasın. Fransızların çok kullandıklari bir terim vardır: vekâletname ile yaşamak anlamına gelen, "vivre par procuration". Yani, bu işi yapmayı çok isteyen ama çeşitli sebeplerle yapamayan, hali vakti yerinde birinden yardım alabilirsiniz. Yarışlara yelkenli tekne sokup, sadece kazanılan kupayı almaya giden birçok zengin var; bu normal bir şey.

    Soru: Toplam kaç adet nazar boncuğu dağıttınız ve bunları nereden buldunuz?
    Yüzlerce… Nazar boncukları, karadaki tayfam olan Cemile Hanım tarafından özel olarak süslenerek; nefesi kuvvetli, az tükrüklü bir hocaya okutulduktan sonra, tazeliğini korumak için özel ambalajında bana ulaştırıldı.

    Soru: Yolculuktan beklentilerin neydi, umduğunu buldun mu?
    Ben, tepenin arkasında ne olduğunu merak eden insanlardanım. Başkalarının yaşadıklarını elinde birayla oturup televizyondan seyretmek de güzel ama ben, kendi gözlerimle görmenin güzelliğini yaşamak istiyorum. Gittim, gördüm ve gördüklerim umduğumun ötesindeydi fakat tabii ki bunlar bana yeterli gelmedi. Gücüm yettikçe, diğer tepelerin de ardında saklananlara bakabilmeyi diliyorum.

İmzalı Kitap Satışı


Sponsorlar