KİM BU ADAM?

  • 1950 yılında İstanbul'da doğdum. Deniz, doğa ve hürriyet aşığıyım. Annem ve babam coğrafya öğretmeniydi; babam öğretmenlik görevini deniz subayı olarak yaptı. Dolayısıyla, gezme ve görmeye meraklı olmamın nedeni, coğrafyanın evimizde ana konu olmasından kaynaklanıyor olabilir.

    İlkokulu, dünyanın en güzel ilkokulunda ve en iyi öğretmenleri ile okuduğumun farkındayım. O zaman Galatasaray Lisesi'ne, ilkokulu olan Ortaköy'de okuyarak başladım. Denizle iç içeydik. Bahçede koşarak, geçen vapurlara " Kaptan, düdük!" diye bağırmamız hâlâ aklımda.

    Şimdilerde Galatasaraylı arkadaşlarım benimle "Kaptan-ı Derya" diye dalga geçiyorlar ama ben bu işten memnunum çünkü daha önce "Z" grubu futbol takımının kalecisi olduğum için "Uçan Manda" derlerdi. 50 yıl sonra beni mandalıktan kaptanlığa terfi ettirdiler, sağolsunlar.

    • Annem ve babam

    Lise yıllarıma geldiğimde, önce Beyoğlu'nda, sonra Heybeliada'da yine denizle iç içe bir yaşam sürdüm; ta ki Belçika'ya yüksek otelcilik okuluna gidene kadar. Belçika'da diplomamı aldıktan sonra, gezilerimde bana çok faydası olan, insanlarla kolay ilişkiler kurmamı sağlayan lisan öğrenimlerine ağırlık verdim. İşe önce Berlin'de Goethe İnstitut'e giderek en zoru diye düşündüğüm Almanca'dan başladım. Arkasından İngiltere'ye giderek biraz bildiğim İngilizce'yi ilerlettim. Sonrasında, Belçika'da gittiğim yüksek otelcilik okulunda birinci yabancı dil olarak aldığım İspanyolca ve ardından da Belçika'daki ilk işimde gece mesaisi yapıp üniversite kurslarında öğrendiğim Flemenkçe önümü açtı, sorunlarımı kolaylıkla çözmeme yardımcı oldu. Çünkü insan, dil öğrenirken bir sürü ülkenin geleneklerini ve yaşam tarzını da beraber öğreniyor.

    Liseyi bitirdikten sonra devamlı gezdim. Gezmesem de kendimi gezgin kabul etmem doğal çünkü 40 yıldır oturduğum Belçika'da kendimi çoğu zaman bir turist gibi hissettim. Muntazam aralıklarla gelip kaldığım Türkiye'de de zaman zaman başka bir gezegenden gelmiş biri duygusuna kapıldığım oldu. Gezginlik hissinin bazen yok olduğu; örneğin, "Burada ben yabancı değilim, herkes gibi buranın yerlisiyim" dediğim yer, karayı görmediğim zamanlarda, yani denizin ortasındaki boşlukta oldu.

    Sarı soluk, tek renkli National Geographic mecmuaları, Darkot, Konuk (eniştem), Korkut , coğrafya kitapları, ailece yapılan geziler… Bunlardan biri deniz yolları işletmesinin Güneysu Vapuru ile ailece yapılan bir Karadeniz gezisi idi; İstanbul'dan kalkıp limanlara uğraya uğraya Hopa'ya kadar gitmiştik. Pazartesi günleri, Galatasaray Lisesi Ortaköy İlkokulu'na Heybeliada'dan 05:40 vapuru ile çıkılıp yapılan geziler, Kadıköy'den Yalova'da oturan büyükbabama giderken yandan çarklı araba vapuru ile 5 saat süren yolculuklar hep belleğimdedir. Sonra Heybeliada ve en önemlisi, 23 Nisan'da başlayıp, 29 Ekim'de biten uzun yaz sezonları. Ayağımı denize sokmak, denizi koklamak, hatta denizi tatmak keyifleri...

    Deniz sevgisi galiba bana damardan verildi ve hiç yok olmayacak...

    Bir gün babam, Kâğıthâne'de yaptırdığı 3,5 metrelik sandalın adaya geldiğini ve gidip görebileceğimizi söyleyene kadar, tekne lafı benim için ancak yüzerken yanına gidip tutunduğumuz, ulaşılmaz bir kavramdı. Babacığım, beyaz bahriyeli binbaşı üniforması ve şapkasıyla küreklere asılıyordu ama biraz şişmanca olan annem ve ben, tekneye ucu ucuna sığabiliyorduk. Yanımızdan geçen 50 beygirlik dıştan takma Johnsson'lar, Evinrude'lar da fiyakamızı biraz bozuyordu.

    Neyse, bir zaman sonra 5,5 beygir Seagull bir balıkçı motoru alındı. Sonra 3,5 metrelik tekne satılıp yerine 5,5 metre bir sandal gelince o zaman plaj sefaları, piknikler ve balık tutmanın keyfi çıkmaya başladı. Bu tekne ile Adalar, Suadiye, Bostancı, Maltepe ve Kartal'ın her yerini geziyorduk. Akşam üstüne kaldığımız zaman çıkan eşek poyrazı bizi biraz ıslatıyordu ama yine de herkesin keyfi yerinde idi. Balık tutmak ve bazen tutulan balığı 10-15 aileye dağıtmak da ayrı bir keyifti. Kolyos, uskumru ve istavrit çapari ile yakalanırken; mercan Heybeliada sanatoryumu açıklarında işaretli yerlerimizde, kırlangıç ve hani balığı Büyükada İskelesi'nin açıklarında, karagöz ise Yassıada açıklarında tutulurdu. Yassıada'nın yasak bölge ilan edilmesinden sonra balık çok bollaşmıştı. Tabii sonra dinamitler ve troller balığın soyunu kuruttu. Kaşıkla tutulan zargana, lüfer, ara sıra takılan dülger balığı hâlâ hatırımda. Dülger balığını ayıklaması ve pişirmesi zor olduğundan, Ermeni madama verilir, o da bu balığı nefis bir şekilde hazırlayıp bir parçasını bize gönderirdi. Şimdi Heybeliada'da kendimi yabancı hissediyorum dediğim zaman herhalde beni anlıyorsunuzdur, değil mi?

    • İlkokula başladığım gün. Ceket şimdiden 3 numara büyük!
      Valide ve peder devlet memuru, bütçe kısıtlı.

    Sonraları babam, deniz lisesi ve harp okulu limanlarında durması başına dert olan tekneyi, plajın bir tarafını parsellemiş olan Ahmet Reis'e teslim etti, birkaç yaz sonra da sattı. Sattı ama dediğim gibi deniz, benim içime işlemişti. Birkaç sene arkadaşlarımın tekneleriyle gezdim; sevgili kardeşim Lütfü'nün teknesi ile adalarda gezmediğimiz yer kalmamıştı. Sonra Lütfü de tekneyi satınca sıra bana geldi... 5,5 metrelik, dökülen bir tekneyi bisikletimle takas ettim ve sarnıçtan depoya su basmaya yarayan motoru çıkartıp tekneye takmayı becerdik (O zamanlar adalarda santralden dağılan su sistemi mevcut değildi). Bu tekne ile çok gezdik; en uzak seyrimiz Kınalıada oluyordu. Orada matematik öğretmenimizin kızlarını ziyarete gidiyorduk. Kınalı'dan Heybeli'ye kürek çekerek döndüğümüzü de hatırlıyorum.

    Liseden sonra Belçika yıllarım başladı. Ardından iş hayatı, koşuşturmaca, denizlere geçici de olsa veda…

    Kendi işimi kurduktan sonraki yıllarım, hep işimi düşünmekle geçti; tatile çıkarsam işlerin ucunu kaçıracağım konusunda korku ve stres yaşadım. Çerkeş'teki Aytaç Et Süt entegre tesislerini kurduktan sonra, bu yoğunluk daha da arttı. Şirketlerimizde çalışan bini aşkın personelin mesuliyeti ve yapılan işin hacmi, bırakın tatili geceleri uykuya ayırdığım zamanı bile azalttı. Yoğun iş yaşantım, beni istediği yere doğru sürüklüyordu. Bazen dümeni tutmakta zorlanıyordum. İş hayatının stres fırtınası dinmek bilmiyordu.

    Bana bu yoğunluğu unutturacak ve beni dinlendirecek tek şeyin deniz olduğu gerçeği, her zaman bilinç altımda yatıyordu. Yorgun günlerin sonundaki gecelerde gördüğüm rüyalarda, o zaman daha hayalini bile kurmakta zorlandığım teknemi görüyordum. Bana deniz lazımdı… Bir gün Heybeliada'ya gidip deniz suyunu ağzıma aldım, burnuma çektim. Etrafımdaki insanlar bana deli gözüyle bakmışlardır, umursamadım. Bir gün hiç unutmam, -20 derecelerin hüküm sürdüğü Moskova'dan bir iş gezisi sonrası eve uğrayıp üstümü bile değiştirmeden, ayağımda kalın botlar ve üzerimde palto ile Antalya'ya gitmiştim. Gider gitmez sahile koştum, denize yaklaştım, biraz daha, biraz daha… Yanımdaki tek ayakkabı olan botlarım ile dizlerime kadar denize girmiş olduğumu farketmem geç oldu. Denizi çok özlüyordum, beni bir mıknatıs gibi çekiyordu.

    Yine bir gün, misafirlerimle çıktığım bir günlük gulet gezisinin ardından, o geceyi teknede geçirip ertesi gün Belçika'ya dönecektim. İş hayatımın son yıllarıydı. O gece, artık unuttuğum yıldızları ve gökyüzünü yeniden keşfettim. 'Ne yapıyorum ben, istediğim ne?', diye kendime sormaya başladım. Ama büyük hızla yoluna devam eden hayat ve iş treninden inmek ya da tren değiştirmek mümkün değildi. Ülkenin o zamanki şartları dahilinde, durmak bir seçenek değildi; tüm zorluklara ve engellere rağmen insan her zaman devam etmeliydi. İşte böyle bir ortamda, kurduğumuz fabrikayı satma firsatı geçti elimize. Çok kısa bir sürede fabrikayı satıp hayallerime kavuştum.

    Karanın sonu, denizin başı...
    İş yaşantımı sonlandırınca, karadan denizi değil denizden karayı seyretmeye karar verdim. Şirketimin satışından elime geçen paranın bir kısmı ile içinde rahatlıkla yaşayabileceğim, dünyanın her yerine yelken açabileceğim teknemi aldım.

İmzalı Kitap Satışı


Sponsorlar