DENİZLER BANA NE ANLATTI?

  • Kitabımda dünya turum süresince gördüğüm güzel yerleri, iyi insanları ve hoş deneyimleri olduğu kadar; kötü tecrübeleri, yanlış davranışları ve yer yer sefalet içindeki insanların durumlarını da sizlere aktarmaya çalıştım. Buradaki amacım, sizi özendirip aynı işi yapmanıza ön ayak olmak ve sizlerle ortak bir hayali paylaşmakla beraber, madalyonun diğer yüzünü de gözlerinizin önüne getirmekti. Hayaller olmadan yola çıkılamaz ancak şunu da belirteyim, denizci olmak için hayal kurmak yetmez. Tekne yaşamını ve zorluklarını kabul etmeniz lazım çünkü denizdeyken her an kendi kendinizi sınıyorsunuz. Gecelerin, gökyüzünün, gün batışının veya doğuşunun sihrinde kayboluyorsunuz. Sonra bir de bakıyorsunuz seyahat sona ermiş ve geride unutulmaz anılar size el sallıyor. Öyle güzel anılar ki kitabımı yazarken kullandığım her kelimede ve seçtiğim her resimde aldığım keyif, bana seyahatimi bir kere daha yaşattı.

    Sizlerle bir konuyu daha paylaşmak istiyorum: biz denizciler de balıkçılar gibiyizdir, olayları biraz şişiririz. Yakaladığımız balık 5 kilodan 10 kiloya çıkıverir, okyanus veya uzunca bir seyahatin sonunda karşılaştığımız fırtınaysa 35 knot rüzgârdan 55 knota yükseliverir. Bazen de 6 knot olan hızımıza 9,5 knot deyip kendimizi mutlu ederiz. Dalga yüksekliğiyse bambaşka bir konu: iki katlı ev boyu dalgalar vs. okuyanın veya dinleyenin dikkatini cezbetmek içindir.

    Şimdi siz de bana "Ya, sen hiç mi palavra atmadın?"diye soruyorsunuzdur. Tabii ki her denizci gibi ben de attım ama neyin ne kadar doğru olduğunu sizin takdirinize bırakıyorum, denizci arkadaşlarım.

    Biz deniz hakkında bu kadar konuşuruz da deniz hiç mi konuşmaz, hiç mi dinlemez? Şarkı söylemez mi, gülüp eğlenmez mi, yeri geldiğinde de kızmaz mı? Hayatım boyunca denizle iç içe bir yaşam sürmüş oluşum, denizi dinlemeyi ve onunla konuşmayı öğrenmemi sağladı. Sanırım denizlerin benimle konuşmasının nedeninde ona duyduğum sevginin olduğu kadar, korkuyla karışık saygıdan da etkisi vardır. Siz, size saygı göstermeyen birisiyle iletişim kurabilir misiniz?

    İşte bakınız, okuyunuz… Yıllardır ruhumda taşıdığım, iç içe yaşadığım ve beni kıtadan kıtaya taşıyıp güzelliklere götüren tüm dünya denizleri bana neler anlatmışlar…



    MARMARA Heybeliada'daki evimizde, lodosun şiddeti bana boş geçecek dersleri hatırlatırdı. Sabah İstanbul'dan veya diğer adalardan gelecek öğretmenlerimiz gelemez, ders veya varsa yazılı kaynar giderdi. İyi hazırlanamadığım bir sınavın sabahında, denizin vapuru geciktirmesini istediğim çok olmuştur. Deniz bazen özrümü kabul edip vapuru, dolayısıyla da öğretmenleri birkaç saat geciktirmiş; bazen de "Haylaz çocuk, çalışsaydın!" diye sütliman bir havada öğretmenleri tam vaktinde iskeleye bırakıvermiştir.
    Hiç unutmam, bir gün yakın dostum Turgay'ı yanıma katmış ve kendi bisikletimi satarak aldığım teknemle Büyükada Viranbağ sahillerinde gezmeye çıkmıştım. O gün gerçekleşenin bir deprem olduğunu ancak ertesi gün gazetelerden okuyunca anlamıştık ama Turgay'ın, gelen büyük dalgaların şiddeti ile tekneden havalandığı zaman gömleğinin cabinde olan birinci sigarası paketini kurtarmak için yaptığı figür, aklımda yer eden anılarımdan birisidir. Sanırım, Marmara bu kez de Turgay için dile gelmiş ve ona sigaranın zararlı bir illet olduğunu söylemeye çalışmıştı.



    EGE DENİZİ ve AKDENİZ Ege ve Akdeniz, sağı solu hiç belli olmayan denizlerdir. Sakin sakin dururken aniden bir şeye kızar, çoşar, köpürür ve dalgalarıyla kıyıları döverler. Ege, Akdeniz'e göre daha hırçındır. Denize dik gelen dağların yamaçlarından esen rüzgâr, hep duymaya alıştığımız "Balkanlardan gelen soğuk hava" şeklinde, genelde kuzeydoğu ve kuzeybatı arasında esip durur. Yelkenciler Marmara'dan Akdeniz'e inerler ve Akdeniz'den Marmara'ya yokuş yukarı çıkarlar. Bazen yaz aylarında meltem, denize pek saygılı olmayan turistleri fena halde silkeler. Hele hele plastik şişeleri denize atanları hiç affetmez; yazın bile kısa bir süre saatte 40-50 mil hızında esebilecek melteme hazırlıklı olmak gerektiğini hatırlatır.

    Ayrıca birçok medeniyeti buluşturan Ege ve Akdeniz kıyılarında, değişik kültürde ama birbirine benzeyen insanlar yaşar. İspanya'nın Menorka Adası'nda yaşayan insanların, Rodos Adası'nda veya Bodrum'da yaşayan insanlardan pek farkı yoktur. Tabii, karanın etkisiyle farklı kültür ve medeniyetlere ait oldukları da başka bir gerçektir.

    Bugün Akdeniz'de tekneyle gezmek epeyce zorlaştı. Marinalar ağzına kadar dolu, demir yerlerinde tekneler üst üste ve karadaki insanlar da adeta deniz severler karaya çıksalar da onları bir kazıklasak diye bekliyorlar ama Akdeniz yine de güzel. Yine de tüm bu güzellikte bile, okyanusların verdiği özgürlük duygusunu tadamıyorsunuz. Tekneler defalarca kontrol ediliyor. Barselona ile Nis arasında (sadece 240 mil olmasına rağmen) Fransız Sahil Güvenliği tarafından 5 kere kontrol edildiğimi hatırlıyorum. Bu kontrollerde Fransız askerler postalları ile tekneye çıkıp meraklı gözlerle kaçak yolcu ve kaçak eşya araştırıyorlar. Telsizde bile Fransız Sahil Koruma'nın aynı sorularına sürekli cevap vermekten insan bazen usanıyor.

    Bu arada Barselona Nis arasında bulunan Tulon Körfezi'nin en sert havaları yapan yer olduğu ve dikkatli olmam gerektiği kulağıma fısıldanmıştı. Bir seferinde marina kaptanı bir arkadaşı da yanıma alıp yola çıkmıştım. Arkadaşım, Barcelona'dan Türkiye'ye dönünce marina kaptanlığına devam etmiş ve bir daha marina dışına çıkmama kararını almıştı! Denizle iletişim kurmak herkese nasip olmuyor…



    KARADENİZ Karadeniz'e teknemle çıkıp gezemediğim halde, kış aylarında denizcilere horon teptiren hırçın bir deniz olduğunu biliyorum. Çok değişik kültürdeki cesur insanları birbirine yaklaştırmaya çalışan Karadeniz, aslında insanlara biraz kızgın. Endüstrileşmeye önem verirken suları arıtmadan Karadeniz'e boşaltan sanayiciler, Karadeniz'i yaraladı. Ya balık beyinli balıkçılara ne demeli? Kendi çoluk çocuğunu işsiz güçsüz bırakacak kadar bilinçsizler. Ufacık kalkan yavrularını avlayıp, balığın neslini kurutuyorlar. Balıkçıların baskısı ile yönetmelik çıkartıp kalkan yavrularını avlamak için ortam hazırlayan cahil yetkililer de kalkanın ancak beş yaşından sonra üremeye başladığını biliyorlar mı acaba?

    Eyyy restoranda gelip de "Abi, iki kişilik bir kalkan yapayım mı?" diye soran garson! Eyyy yavru kalkanı olmayacak bir bedel ödeyip yiyerek, talep yaratan sonradan görme adam! Siz, bir Karadeniz'in eline düşün de bakalım ne yapacak sizi?



    ATLANTİK OKYANUSU Cebelitarık'tan çıkıp da Kanarya Adaları'na giderken Golfstream ve alizelerin etkisiyle yayılan okyanusun kokusu, bana keyif verir.

    İspanya sahillerine kadar giden Osmanlılar, Cebelitarık'ı geçememişler ama Portekizliler, İngilizler, Fransızlar ve İspanyollar okyanuslarda at koşturmuş. Laf, tekrardan Atlantik'e gelmişken, Piri Reis haritasının gizemini bir düşünün: 16. yüzyılda çizilen bir haritada görünen Falkland Adaları, nasıl oluyor da 18. yüzyılda keşfediliyor? Bu haritalar, Osmanlı donanması tarafından esir edilen Kristof Kolomb'un bir subayından alınıp, elde olan diğer bilgilerle birleştirilerek, Mekteb-i Bahriye'de detaylandırdı. Piri Reis bu haritayı çizmek için o bölgeleri dolaşmamıştı ama haritalarda öyle detaylar var ki ne Piri Reis ne de esir alınan subay, havadan bakmadan bu detaylara ulaşabilirlerdi. Haritadaki bazı yerleri çizmek ancak çok yükseklerden bakmakla mükün olabilirdi. Acaba, Kolomb'un çok yukarılarda iletişim kurduğu bir dostu mu vardı yoksa Piri Resi tüm bunları kahve falında mı görmüştü?

    Toplam beş kere geçmek kısmet olan Atlantik, her seferinde de bana cömert davrandı. Yelkenlerimi kolayına rüzgârlarla doldurup, beni istediğim yerlere taşıdı. Oltamı her attığımda, bana en âlâ balığını verdi. Zaten yolda sadece beş günde bir balık tutarım. Evimizde her gün balık yemiyoruz ya! Tuttuğum balığı da sonuna kadar ziyan etmeden yerim çünkü ziyan edersem deniz bana kırılacakmış gibi gelir. Her gidişimde mavi Atlantik'te dolaşıp keyfini çıkarttım, Ekvator'un 35 derece kuzeyi ve güneyi arasındaki bölge bana oldukça keyifli günler yaşattı. Şimdi de Güney Amerika'nın en güneyinden, yani Horn Burnu'ndan bana göz kırpıyor ve "Nasıl olsa geleceksin 60 derece güneylere… Haydi, henüz elin ayağın tutuyorken bir an önce gel!" diyor.

    Sözümü tutacağım, karşımdaki haritaya saatlerce bakıyorum. Mesafeler, limanların girişleri sanki ezberimde. Her okuduğum kitap, edindiğim her bilgi, beni Cape Horn'a bir adım daha yaklaştırıyor.

    2008 yılının Kasım ayının sonunda, Cape Town'dan (Güney Afrika'nın en güneyi, Ümit Burnu) Brezilya'ya bir geçiş yaptım. Bu geçiş, 35 ile 30 derece güney arasındaki 300 mil farkın ne demek olduğunu bana iyice öğretti. 35 derece güneyde olan Kap Aguillas, birdenbire 40-50 knotlara çıkıp günlerce esen soğuk rüzgârları ile Karayipler yolunda geçtiğim Atlantik'le, sadece çok uzaktan akraba olduğunu bana belli etti. Ne rengi, ne güney kutbundan gelen buz gibi suyu, ne de karmakarışık dev dalgaları benim mavi Atlantik'ime benziyordu. Neye kızdı bilmiyorum ama bir gece beni bağlı uyuduğum yatağımdan bir metre yukarı fırlatıp yere vurdu. Herhalde bana: " Bak, burası 35 derece güney, sen 60 derece güneylere gidip Güney Kutbu'na yaklaşmak istiyorsun. Madem öyle, kendini ve tekneni iyi hazırla. İşin, bundan çok daha zor olacak" demek istedi.


    Güney Atlantik' de çakan yıldızlar gördüm. "Bu yıldızlar niçin çakıyor? " diye denize sorunca, bana şu hikâyeyi anlattı:

    "Çok yüksekte olan rüzgâr, çakan yıldızlara sönsünler diye üfleyip durur ve sonunda da fırtına çıkar. Ben de kocaman dalgalarımla onlara yardım etmek isterim" dedi. Çakan yıldızlara dikkat ediniz. Sonra, güneşin etrafındaki Halo ve Sirrus bulutlarının da kendisini coşturduğunu ve dalgalarını kabarttığını söyledi.

    Kuzey Atlantik'de gemilere rastlıyorsunuz; hani başınıza bir iş gelirse yardım alırım duygusu var ama Güney Atlantik'te iş başka türlü. Cape Town ile Bahia de Salvador arasında 3 haftada sadece 4 gemiye rastladık. Halbuki çok sevdiğim Kanarya Adaları'ndan Karayipler'e geçerken, her gün yelkenliler ve gemiler ile karşılaşabiliyorsunuz.

    Karayipler'desiniz… Sıcacık bir deniz, hep aynı yönden aynı kuvvetle esen rüzgâr… İsterseniz adaların arkasına girip saklanarak sakin koylarda beklersiniz, isterseniz çıkar yelken yaparsınız. Adalar arası mesafe zaten 20 mili geçmez. Portekiz'den Karayipler'e ve Panama Kanalı'na kadar Atlantik masmavi, pırıl pırıl bir deniz . Bu renk Güney Atlantik'te koyu yeşil ve siyaha dönüyor. Sonra tam orta yerde bir adacık olan St. Helena var. Burayı yurt edinmiş olan üç bin insan sıkılmadan yaşıyor. En yakın hastane için, tarih uyarsa yedi gün gemi ile gitmek gerekiyor çünkü havaalanı yok. Atlantik burada yaşayan insanları koruyor olmalı ki çok hasta olmuyorlar. Ünlü Napolyon, burada ölmüş. 'Belki de sıkıntıdan ölmüştür', diye geçmedi değil içimden…



    PASİFİK Pasifik'in iki tane giriş kapısı var. Bunlardan kolay olan, Panama Kanalı'ndan Los Americas Köprüsü geçişi ki burayı geçtiğiniz an Pasifik'tesiniz ve artık dönüş yok. Zaten, Pasifik sizi bağrına basmaya hazır bekliyor. Ben de bu kolay kapıdan geçtim. Zor olan diğer kapı ise meraklı ve cesur denizcilerin geçtiği Horn Burnu kapısı. Hatta bu burnu geçen az sayıda denizcinin bir kulübü var : "Amicale de Cap Hornier". Genelde bu denizciler sol kulaklarında bir küpe taşıyorlar, yani bir gün beni kulağımda küpeyle görürseniz, hiç şaşırmayın.

    Panama kanalından geçip Pasifik'e girdiğimde: "Hoş geldin Ekrem Kaptan, ben sana kendimi öyle bir sevdireceğim ki yine geleceksin hatta belki de Horn Burnu'nu geçerek geleceksin" diye kulağıma fısıldamıştı, haklıymış. Şimdilerde tek arzum ve hedefim, Pasifik'te birkaç yıl geçirmek. Pasifik'i geçip de tekrar dönmeyi istemeyen bir denizciye bile rastlamadım. Pasifik'le tanışmış yelkenci arkadaşlarımla, oralara yeniden gitmek için planlar yapıyoruz. Pasifik'e verilmiş sözümüz var, döneceğiz.

    Pasifik'in diğer bir adı da Büyük Okyanus. Ben Pasifik Okyanusu'nun büyüklüğünü, Galapagos Adaları'ndan çıkıp da Markiz Adaları'na vardığım zaman anladım. Panama'dan itibaren 4000 mil yol gitmiştik ve güzelliklerle dolu 8000 mil yol daha önümüzde uzanıyordu. Galapagos Adaları önüne demirlediğinizde teknenize tırmanan fok balıkları ve güvertenize yerleşen pelikanlar: "Hop dedik! Hoş geldiniz ama burası bizim ülkemiz" diyorlar size. Mavi ve kırmızı ayaklı balıkçıllar ve kırmızı boyunlu kormoranlarsa: "Biz hep buradaydık ve burada kalmaya devam etmek istiyoruz. Bizleri sevin, uygarlık bahanesiyle bizi buralardan kovalamayın" diye yalvarıyorlar. Bizim denizlere düşünce, demirle kafasına kafasına vurduğumuz Badem, şanslıymışız ki buradaki arkadaşlarına bir mesaj göndermemiş. Yoksa onlara nasıl hesap verirdim? Ne derdim?

    Tonga'da sabah çayımı içerken yanımıza gelen balina çifti, bana neler anlattılar bir bilseniz! Bir zamanlar balina avcılarından kaçtıklarını ama birkaç yıldır insanlar kendilerine iyi davrandıkları için bu yıl çift olarak balayına Tonga Adaları' na geldiklerini, dönünce anılarını arkadaşlarına anlatacaklarını söylediler. Ben de "Sakın Türkiye'ye gelmeyin. Size, Badem'e yaptıklarının bin beterini yaparlar" dedim. Sosyete lokantasında ızgalarının yapılabileceğini eklemeyi de ihmal etmedim.

    Pasifik'i turist olarak gezmekle, onu yaşamak arasında çok fark var. Plajların, sahillerin ve otellerin güzelliklerini nasıl olsa her yerde okuyabilirsiniz. İyisi mi ben sizlere, bu güzel insanlarla ilgili başka bir anımı anlatayım:

    Atol adalarına Tuamotu deniyor. Bu adaların birinin ismini hatırlarsınız sanırım: Fransızlar barış ve insanlık(!) adına Mururoa Atolü'nde, bu güzel ve sessiz insanların burnunun dibinde daha düne kadar atom bombası patlatıp denemeler yapıyordu. Bu cennette radyoaktivite miktarı hâlâ çok yüksek ama halkın durumunun nasıl olduğunu soran yok. Çok az insanın yaşadığı eski bir fosfat fabrikasının paslanmış kalıntıları arasındaki eski bir kilisenin yanında; çiçekli gömleği ve denizin ağarttığı saçlarıyla 80'lik bir ihtiyar, evinin bahçesindeki bir mezarın önünde oturmuş radyo dinliyordu. Önce rahatsız etmeden selamlayıp geçtim ama dönüşte kendisini gözlüğünü takmış bir şekilde elindeki gazeteyi yüksek sesle okuyor görünce, dayanamayıp konuştum. Bana, 15 yıl önce ölen karısını evinin bahçesine gömdüğünü, 40 yıl boyunca her pazar günü aynı radyo programını beraber dinledikleri için de şimdi mezardaki karısına radyoyu dinletip gazete haberlerini okuduğunu anlattı. Çocukları onu terk edip şehre gitmişlerdi. O, karısını toprağın altındada da olsa yalnız bırakmak istememiş, ıssız denecek bu adada kalmıştı.

    Acaba aşk böyle bir şey miydi? İyi ki durmuşum, iyi ki bu ıssız denilebilecek ada önünde demirleyip turistlikten çıkmış ve o adadaki hayatı hissedebilmişim.

    Adam bana bacağındaki bir yarayı gösterdi; epeydir iyileşmiyormuş. Ben de tekneden getirdiğim bir kremi aklımın erdiği kadarıyla sürdüm, kalanını da ona bıraktım ve bacağını sardım. Ayrılırken, ısrarla bana bir siyah inci verdi. Şimdi sizce kuyumcudan aldığım bir pırlantayı mı kaybedersem üzülürüm, yoksa Polinezyalı ihtiyarın verdiği siyah inciyi mi? Pasifik'in bana verdiği ödüllerden biri de bu yaşlı adamdı.

    Fransız Polinezyası sadece adalardan ibaret değil; aynı zamanda bir kıta, bir yaşam tarzı ve felsefesi. En güney adasıyla en kuzey adası arasındaki mesafe 2000 mil ve ihtiyaçlarınız bazen üç ayda bir uğrayan gemi ile karşılanabiliyor ama Markiz Adaları'na yelkenli ile gelip demirlemiş ve yedi yıldır demirini alamamış denizcilerle karşılaştım… onlar artık Pasifik'le bir bütün olmuşlardı.

    Pasifik, gizemini her zaman koruyacak; biz de insan ömrünün görmeye yetemeyeceği sayıdaki adayı gezmeyi hayal edeceğiz…



    HİNT OKYANUSU ve KIZILDENİZ Avustralya'dan sonra Asya başlıyor. Endonezya da bir Pasifik ülkesi ama yüzü Asya'ya ve Hint Okyanusu'na dönük. Seychelles, Maldive, Reunion, Maurice, Madagascar… hele hele yoldaki Chagos Adaları'nın çok güzel olduğu buraları gezen yelkenci arkadaslarım anlattı.

    Darwin'den sonra üç gün süren rüzgârsız bir yolculuk esnasında, deniz oldukça sakin ve düşünceli duruyor ve bana: "Artık Asya'dasın, dönüş yolculuğun başladı" diyordu. Evet, bu güzel gezinin sonunun yaklaştığını düşünmek, önümüzde daha binlerce mil olsa bile bizi biraz hüzünlendirdi. "Kafanı dinle, Asya'nın gürültü patırtısına hazırlan" diyor gibiydi.

    Avustralya gibi medeni bir ülkeden Endonezya'nin Timor Adaları'ndaki Kupang şehri önüne demirleyince, farkı hemen anladık.

    Hint Okyanusu'nun, tüm güzellikleri bu adalara verdiğini düşünüyorum. Hint Okyanusu herhalde pek cömert olmalı ki Kızıldeniz'le birlikte, kollarını dünya dilencilerine açmış. Niye bu kadar çok dilenci ve korsanı barındırdığını bana söylemek istemedi. "Belki yoksullardır" dedim ama "Hayır, yoksuluktan değil" dedi ve boynunu büktü. Ben de daha fazla üstelemedim… Markiz Adaları'nda verdiğim eski can yeleğine karışılık bana sepet sepet meyve getiren Polinezyalıyla, sigara vermediğim için tekneme çarpmakla tehdit eden dostumuz, din kardeşimiz Mısırlı arasındaki farkın ne olduğunun cevabını, sanırım kendim bulmam gerekecek.

    Hint Okyanusu, yaşadıkları tsunami ile bu insanları biraz ağır cezalandırdığını düşünüyormuş gibime geldi, oysa onlar böyle korkunç bir cezayı hak etmemişlerdi. Belkide deniz tüm insanligi uyarıp aşırı ısınmaya engel olun, beni kirletmeyin demek istedi. Simsiyah, 10 metre boyunda geniş dalga oturdukları yerlere girmiş , bir kaç saniye içinde ne var ne yok alıp gitmişti. Hint Okyanusunun da şakası yoktu, bir an önce geçip gitmek iyi olacaktı.

    Sonra Kızıldeniz'in kaprislerini kolladım, bana çok güçlük çıkarmadı: "Sana dört gün izin, Akdeniz'e doğru ne kadar hızlı çıkabilirsen çık ama sonrasını garanti edemem" dedi. Ben de onu dinledim; motor, yelken ne varsa basıp Mısır'a vardım. Sudan koylarında üç saat daha oyalansaydım, varış tarihim on gün oynayabilirdi. Limana girmemize birkaç saat kala fırtına patladı ama biz limana girmeyi başarmıştık. Sonra rüzgâr güçlenerek arttı ve on gün durmamacasına ters yönden esti. Denizi dinlememin, korkmamın ve saygı göstermemin yararını bir kere daha görmüş oldum.

    Bizim denizimiz Akdeniz, Süveyş Kanalı'nın sonunda bizi bekliyordu. Akdeniz'e sinirli bir gününde vardık, karşı gelmedik , bizi istediği yere götürmesine izin verdik ve kendimizi Göcek yerine İsrail'de bulduk. Bu yolculukta az da olsa tecrübe kazandığımı o zaman anladım ve dümeni hemen denizin 'git' dediği yöne kırdım. Sonra biraz sakinleşti, rüzgârın yönünü değiştirdi ve evimize selametle gelip, Göcek Marina'da arkadaşlarımın ikram ettiği şampanyayı yudumladım. Bu arada, çaktırmadan bir bardak da Akdeniz'e ikram ettim.

    Her yanı modern haberleşme cihazları ile donatılmış olan teknemde, en önemli mesajların denizin kendisinden geldiğini anladım. Bu modern cihazlar olmadan aynı gezileri yapanların denizle iletişimleri çok daha ilginç olmalı diye düşünüyorum.

    Siz de denize kulak verin, mutlaka yolunuzu gösterecektir.

    Sudan çıkmış balıklar...
    Dünya turunu tamamladıktan sonra, üniversite diplomamı aldığım veya askerliğimi bitirdiğim günkü duygularıma benzeyen hisler yaşadım. Eee, gezdik geldik işte ne oldu? Keyifli bir yolculuk yapıp güzel şeyler gördük, tamam. Ya sonrası? Kocaman bir boşluk hissi...

    Şimdi ne yapacağım, acaba normal hayata dönebilecek miyim? Üç yılı aşkın bir zamandır görmediğim arkadaşlarımla karşılaşmamız ne tür hisler uyandıracak? Evet, birbirimizi özledik ama şimdi dünya turumu anlatarak onların tek düze hayatlarını nasıl etkilerim? gibi onlarca düşünce beynimi kemiriyordu.

    Döndükten sonra karşılaştığım insanlara, sadece soru sorulursa kısaca cevap veriyordum. Daha fazlasının ukalalık olacağını hemen hissettim. Doğrusu kimse de öyle çok soru sormadı… Ben de şimdilik normal hayata dönme işini erteledim, harıl harıl teknemi ikinci bir yolculuğa hazırlıyorum.

    Bu kitabı yazdıktan sonra düşündüm de ben, normal bir insanın:
    200 senede seveceği kadar sevdim,
    200 senede gezebileceği kadar gezdim,
    200 senede kazanabileceği kadar kazandım,
    200 senede ödeyeceği kadar vergi ödedim,
    200 senede edineceğinden fazla arkadaş edindim,
    200 senede çalışabileceğinden fazla çalıştım.
    Allah'ım, sana şükürler olsun...
    Yelkenlerinizi dost rüzgârlarların doldurması dileğiyle...

İmzalı Kitap Satışı


Sponsorlar